Pazartesi, Aralık 07, 2009
Etiketler:
Bolu,
ikiz canlar,
mobil yaşam,
yeniden
Bu bloğun adını ikizlerimle geziyorum olarak değiştirsem yeridir diye düşünüyorum. Canlarım canıma can kattığından beri pek bir mobilize olduk ailecek. "Mobil yaşam" terimi ancak bu kadar yakışır bir aileye. Hadi ben severim tebdil-i mekanı ama bu veledler ben de gezginci çıktı maaşallah. Evliya Çelebi misali seyahat ya Allah mı dedik bilemiyorum. Özetleyecek olursak önce babamız ardından biz taktık sepetimizi kolumuza evvela Eskişehir sonrasında Bolu düştük yollara...İki şehir arası her bakımdan arafta...
Son 1.5 yılımız bu mobilizasyon süreci içinde geçip gittiğinden ben de bir miktar ihmal etmek durumunda kaldım buraya yazmayı. E bir de hiç alışkın olmadığım bir rolde en iyisi olma çabam gündenmden kopmama, blog yazarlığı rolümü de ertelememe neden oldu desem meramımı anlatmış olurum sanırım. Şikayetçi miyim? Elbette hayır. Ev kedisi modunda dünyanın en eski, eski olduğu kadar yorucu ama bir o kadar zevkli işi ile uğraşıyor canlarımla birlikte yeniden yeniden büyüyorum. Büyümenin ve gelişmenin ne denli zahmetli bir iş, ne kadar güçlü bir çaba gerektirdiğini gözlüyorum. Bir (ki ben iki) insanın gelişim sürecine böylesine yakından şahitlik etmek on(lar)unla birlikte yaşamı zenginleştirmek hiç şüphe yok ki paha biçilmez bir durum. İş bu sebepten ben de çalışan ve anne olan pek çok kadın içinde kendimi şanslı adlediyorum.
Ezgi şu sıralar ikiz canları ile büyümek dışında yeni mekanlar yeni insanlar keşfetmekle, kendinin olmayan bir ortamı kendilemeye çalışıyor. İçinde bulunduğu mekanı hem ikiz canları hem sevdiği ve kendi için imkanları el verdiği ölçüdedaha yaşanabilir bir yere dönüştürme telaşı içinde çabalayıp duruyor. Ezgi fırsat yaratabildiği sürece yazmaya devam ediyor, edecek de....
Pazar, Ağustos 16, 2009
Yaşamın kıyısında...
Etiketler:
altüst,
suskunluk,
susmak,
yalnızlık,
yaşamın kıyısında,
yaşanmışlık
Uzun...Çok uzun zaman oldu yazmayalı. Her yazının olduğu kadar her yazmayışın da bir anlamı var elbet.
Yazılar birikimlerle gelir, birikimler yaşanmışlıklarla. Ezgi de yazmaya ara vediği bu süreçte yaşantı doldurdu birgün içine gireceği kefenine. Önce içinde bir canlının büyümesini, ona verilen hayatın kaynağı olabilmeyi istedi. Öyle çok istedi ki sonunda istekleri kabul oldu. Hem de bir değil iki canın kaynağı olarak. Buna sevindi, hem de çokkk.
Sonra yaşadığı yerden çooook uzaklara gitti sevdiğinin peşinden içinde beslediği canlarla. Yeni bir kenti keşfe koyulurken yeni insanlar da tanıdı eskiyi unutmayarak... Sokak sokak, mekan mekan keşfe çıktı taşıdığı canlar ile birlikte bu yeni kentte. Ama uzun sürmedi buradaki yaşamı. Bir de baktı ki tek perdelik bir oyunmuş bu yaşantı. İkinci perde yine geldiği kentte, tanıdık bildik sokaklarda...Ama tepetaklak...
Sonra içindeki canlar zuhur etti, birer birey olarak bu aleme düşüverdi. Uzun ve meraklı bir bekleyişin ardından kavuştu ezgi canlarına..."Böyle bir sevgi olamaz" derdi daha önce bir canın kaynağı olanlar, ezgi de merak ederdi ya sonunda tattı o da o çok merak ettiği duyguyu. Hak vererek kendinden öncekilere...
Sonra bir kesif sessizlik kapladı dünyasını hayal kırıklıkları ile beraber. Şaşırdı, hem de çok şaşırdı o çok güvendiğinin hallerine...Yalnızlaştı, suskunlaştı, dalgınlaştı, bir garip hallere düştü. Yaşamam, yaşayamam dediklerini yaşadı şu son bir yılda ve bir kez daha gördü herşeyin insanlar için olduğunu...
Yaşamı alt üst olmuş bir ezgi var şimdi. Ama öylesine güçlü, öylesine emin yaradanından. Can vermenin ne demek olduğunu biliyor ya gerisi bir ara taksim şu kısa yaşamında. Bilinmez ya ötesi bir yaşamda o yüzden ne malum altının üstünden daha güzel olmayacağı...Sadece seyr eylemek gerekir belki kıyıya çekilip.
...............................................................
Evet alt ve üst, üst ve alt. Neden hep birileri üstte birileri altta olmak zorundadır şu hayatta. Sevmiyor ezgi birilerinin hükümranlığı altında yaşamayı. Çünkü biliyor iki noktadan bir doğru iki doğrudan bir eşitlik olabileceğini. İnanıyor insanlar için de matematiksel çözümlerin olabileceğine ve soruyor "bir eşitlikte paralelce yürümek sizce de daha güzel değil midir?"
Cumartesi, Ağustos 15, 2009
Çarşamba, Ocak 07, 2009
Kerbela Olmuş Filistin Bir Duyan Olsa...
Etiketler:
Filistin,
Hz. Hüseyin,
İsrail,
Kerbela,
Muharrem 10
Bugün eski aya göre Muharrem' in 10'u. İslam tarihi açısından Kerbela Olayı'nın yaşandığı ve Hz. Hüseyin'in Emeviler tarafından katledilerek şahadete ulaştığı günün yıl dönümü. Bu önemli gün her ne kadar İslam tarihi açısından derin bir acı ile anılsa da bazı rivayetlere göre Hz. İsa'nın doğuşu, Hz. Nuh'un tufandan ve Hz. Musa'nın firavunun elinden kurtuluşu gibi güzel olayları da barındırmakta.
Bu güne rast gelen bu kurtuluş Hz. Musa'ya inana İsrailoğulları'nın da kurtuluşu anlamına gelmekte.
Ancak ne yazıktır ki kendine Musa'nın çocukları diyen İsrailoğulları kutsal bildikleri topraklarda hem de bir anlamda kurtuluş günlerinde başkalarına zulüm etmekteden çekinmiyorlar. Dost ve müttefik ülkeleri ABD gibi ağızlarına doladıkları "terör" sakızını çiğneyerek devlet terörünün en alasını yapmaktan geri kalmıyorlar sivil halkın üstüne bombalar yağdırırken. Ölen sivilleri, çocukları, kadınları potansiyel terörist olarak değerlendirdiklerinden olsa gerek (?).
Amacım ne demogoji yapmak, salya sümük bir yazı yazmak ne de Hamas'ın, El Fetih'in tarafgirliğini yapmak. Militarist her türlü eylemi, sömürü düzenini insana yakıştıramayan biri olarak hem Filistin içindeki örgütleşmeleri hem de İsrail'in sözde Hamas, özde sivil halk üzerinde yürüttüğü harekatı dehşet verici buluyorum.
Daha da acısı dökülen bu kanlara, ölen masum insanlara seyirci kalmayı tercih ederek suça göz yuman, suskunluğu ile adeta olan bitene destek veren ülkelerin politik ve ahlaki anlayışları. İnsan, insanlığından utanıyor tüm bu olan biten karşısında ve bir şey yapmalı diyor.
(Filistinli dostu Osama'ya e-posta yolluyor ezgi, önce sağlıklarını soruyor ailesinin, sonra da yapabileceği ne varsa onlar için. Ama Osama'dan yanıt gelmiyor...Bir ses bekliyor ezgi, bir işaret iyi olduklarına dair; bencilce olsa da en azından onların iyi olduğunu bilmek istiyor hayatını kaybeden onca insan varken. )
Filistin bir kez daha Kerbela'ya dönmüş durumda. Tarih tekerrür ediyor Muharrem Ayı'nın 10'unda ve bugün kim bilir nice Hüseyinler ölüyor Gazze sokaklarında adaşlarının yolunda...
Çarşamba, Mayıs 28, 2008
Just A Perfect Day, The Animals In The Zoo!
Etiketler:
perfect day,
savunma,
tez
Ezgi bu günün herkes için güzel geçmesini diliyor. En azından bu gün umurumuzda olmasın ne insanın kendine ve doğaya ne de doğanın insana yaptığı felaketler, dibe vuran ekonomiler, hayat pahalılığı, patronun kaprisleri, yaşamın zorlukları diye bir dilekte bulunuyor ezgi. Şöyle bir gerinin ve cıvıldaşan kuşları, taze açan çiçekleri seyredin diyor.
Özellikle de kendi için diliyor tüm bunları.
Zira bu gün yaklaşık bir yıldır ezginin emekleriyle beslenip büyüyen tezi görücüye çıkacak. Başka bir anlatımla bir Çarşamba günü dünyaya gözlerini açan Ezgi, yine bir Çarşamba günü kendinden bir parçayı dünyaya getirecek. Yaptığı işe güvenerek.
Bu güzel günün hatrına Lou Reed söylüyor. Perfect Day...
Salı, Nisan 22, 2008
Kabettin mi Görkemli Kaybedeceksin
Etiketler:
expo 2015,
fenerbahçe,
görkemli kaybedenler,
kaybediş,
L.Cohen,
yenilgi
L. Cohen sadece usta bir şair ve karizmatik sesli bir müzik adamı değil, aynı zamanda iyi de bir yazardır. Ustanın bilinen en ünlü kitabı "Görkemli Kaybedenler" kült bir edebi eser olarak Cohen sevenlerin belleklerine kazınmıştır. İşte bu kült kitap son günlerde benim de sık sık aklıma gelmeye başladı. Kişisel olarak yaşadıklarım, toplumca yaşadıklarımız ne yazık ki her seferinde Cohen'in Görkemli Kaybedenler'ini hatırlatır oldu bana. Önce son derece ilginç Expo 2015 hezimeti, ardından Fenerbahçe'nin Chelsea karşısındaki yenilgisi... Listeyi uzatmak her daim mümkün ama bunlar en çok aklıma takılanlar. Görkemli Kaybedenler'i en çok hatırlatanlar.
Yenilen ama bir türlü yılkılmyan bir toplumuz vesselam. Yenilgiye alışkın bir toplum olarak toplumsal panzehirlerimizi üretip akıl olmasa da en azından duygusal sağlığımızı korumayı beceriyoruz. Erken sevinip, büyük umutlar bağlayıp sonra bolca üzülüyor, hemen ardından şöyle ele gelir bir günah keçisi bulmaya çalışıyoruz. Bulduk mu da yakasını paçasını al aşağı ediyoruz. Bu konuda gayet başarılıyız. Expo'da yıllardır ortaya koyduğumuz başarısız dış politikaya değil de bir iki kişinin yetersiz çalışmasına bağlıyoruz hezimeti. Sanki bir iki kişi elinden geleni yapsa işi bağlayacakmışız gibi. Karşısında ezik hissettiğimiz Avrupalı'ya kendimizi sevdirmeye çalışırken Afrikalı ve Asyalıları pas geçen biz değilmişiz gibi.
*********************************************
Toplumcak başarıyı kendimize, başarısızlığın nedenlerini ise ötekine atfetmeye bayılıyoruz. Özellikle de Allah'a. Yenilgi listesi kabarık bir toplum olduğumuz için bizden çektiği kadar başka toplumlardan çekmemiştir herhalde Allah. Allah'ın takdiri buymuş, ne yapalım hayırlısı böyleymiş, yenildik ama gururluyuz, önemli olan yarışmak değil katılmaktı, bu yabancılar zaten bizi sevmiyor gibi kalıplaşmış laflar toplumsal lügatımıza öyle bir yerleşmiş ki kişisel başarısızlıklarımızda bile rahatlıkla kullanıyoruz. Hep bir kılıf arıyoruz başarısızlıklarımıza, hep bir bahane. Oysaki gerçek biz görsek de görmesek de, kabul etsek de etmesek de değişmiyor. Yeterince iyi, yeterince sabırlı, yeterince dikkatli, yeterince çalışkan değiliz. Bir işi elimize aldığımızda yeterince çaba gösterme gereği duymuyoruz. Aşağılık kompleksine eşlik eden kendini yüceltme ihtiyacı bizi yanlış ayna seçimlerine, hatalı algılamalara yöneltebiliyor. Kendimizden zayıf gördüğümüz toplumlar karşısında dev aynasında, kendimizden güçlü gördüğümüz toplumlar karşısında ise aynayı küçültüyor, güdük ve ezik bir toplum olarak görüyoruz kendimizi. Çarpık algılarımız yaşantılarımızı, çalışmalarımızı ve beklentilerimizi etkiliyor. Ve her kaybediş özellikle de görkemli olursa yeni bir yenilgiyi beraberinde getiriyor.
Perşembe, Mart 27, 2008
Muhsin Ertuğrul'dan Simavnalı Şeyh Bedrettine! Kıssadan Hisse Tiyatro Şart
Etiketler:
'27 Mart,
İzmir Devlet Tiyatroları,
Muhsin Ertuğrul Sahnesi,
Simavnalı Şeyh Bedrettin,
tiyatro
Ön not: Bu yazıya 27 Mart'ta başlamıştım ama bir türlü tamamlayamamıştım. Malum memleketin hali ortada. Bu ülkede her gün gerçekten de yeni bir gün. Maaşallah hareketli yaşantımıza diyecek yok. İç politika öyle bir hal aldı ki, bazen kendimi lunaparkta hızlı trende (bkz ing. roller coaster) çığlıklar içinde giden biri gibi hissediyorum. Bu çok normal değil mi? Her an herşey olabiliyor. Bir gün bakmışsınız sınırın öte tarafına geçivermiş askeri birlikler, başka bir gün işimiz bitti deyip hooop dönüvermişler, bir gün türban değişikliğini kapsayan anayasa tasarısı onaylanıvermiş, bir gün demokrasi denilen şey dillere pelesenk olmuş, ertesi gün unutulup başka yollara sapılmış, başa bir gün biri iktidar partisine kapatma davası açmış, iktidar partisi benim elim elma toplamıyor ben de yine anayasayı değiştiririm deyip kolları sıvamış (ama nedense sadece kendilerine Müslüman oldukları için kendinden gayri partilerin kapatılma ihtimallerine pek de oralı olmamış), operasyon kapsamında göz altına alınan gazteciler, eski rektörler, parti liderleri olmuş, borsa düşmüş, altın çıkmış, elde avuçta olmadığı halde hane halkı başına düşen gayri safi milli hasıla beklenenden artış göstermiş, en kritik kadrolar akşamdan sabaha değişivermiş, vs, vs,vs... Milletçek hepimiz adrenalin topları gibi geziyoruz. Adrenalin depolamak için ekstrem sporlara ihtiyacımız da pek olmuyor o yüzden. TV'yi aç, haberleri izle, yeterince adrenalin depola, uygulama bu kadar basit yani.
Uzunca bir ön notun ardından mevzu bahis 27 Mart gündemine gelelim. Malum ben bu yazıyı yayınlamadan bir kaç gün önce Harbiye'deki Muhsin Ertuğrul sahnesi uzunca bir süreliğine kapatıldı. Bizim memlekette alış veriş merkezleri tiyatro salonlarından daha bir değerli görüldüğü ve vitrin izlemek tiyatro izlemekten daha zararsız (başka bir anlamda yararlı) bir etkinlik olarak değerlendirildiği için emektar sahnenin yerine bir alışveriş merkezi, merkezin içine de bir sahne yapılması uygun bulundu. Kısaca büyüklerimiz böyle taktir etti ve dünya tiyatrolar haftasında bir tiyatroya yapılabilecek en büyük kötülük de milli tarihimizdeki yerini aldı. Tiyatronun çok sevildiği ve en azından halkı tarafından gerekli değerin verildiği bir kentte yaşıyor olduğum için kendimi şanslı adlediyorum. Ancak ne yazıktır ki böylesine sevildiği halde bir devlet ya da şehir tiyatroları yok bu kentin (eskiden şehir tiyatroları için güçlü girişimler vardı, iyi oyunlar da hazırlanırdı, ne yazık ki mahalli idareciler onu da bitirdi). İzmir devlet tiyatrolarından beslenen, geldiğini boş göndermeyen bir yer.
Geçtiğimiz hafta da İzmir Devlet Tiyatroları Simavnalı Şeyh Bedrettin oyununu sergiledi kentimde. Beklediğimden iyi bir kurguya sahip, oyunculuklar biraz bağıran ama herşeyden öte inanılmaz müziklerle bezenmiş iki perdeli müzikli bir oyundu. Müzikler olmasa biraz kuru kalabilirdi ancak öylesine profesyonel bir müzisyen topluluğu vardı ki...Konu malum, Şeyh Bedrettin resmi tarihimizde "dini yozlaştırıyor" görüşü ile idam edildiği anlatılan, bize Osmanlı'nın ilk isyankarı gibi gösterilen bir çeşit kominist. Oysa aslında kendisi halk için halkın egemeni olan devlete karşı koyan, inançları ve idealleri uğruna ölümü göze alan bir bilge. Oyun elbette ki tarihsel bilgileri barındıran ancak resmi tarihe pek de ehemmiyet vermeyen bir anlayışla hazırlanmış. Şeyh Bedrettin'in bilge yönül ön plana çıkartılmış. İşin ilginç yanı konu o kadar güncel o kadar tarih üstü ki. Sanki giyim kuşam dışında farklılaşan hiç birşey yokmuş gibi. Güç sahibi olanlar, güce yakın olup iktidardan beslenenler ve de elbette ki güçten bir hayli yoksun olup ezilenler... "Mülk halkındır" diyor Şeyh Bedrettin "mülk halkın"... Bugün dahi mülkün kimde olduğu belli...Onun içinde de halk yok maalesef, halk eline geçen üç beş kuruşla bir ev bir arabam olsun, bankadan kredi çeker ömür billah öderim düşüncesinde.
Son söz: Oyunu izlemenizi şiddetle öneriyorum. Taze beyinlere bir soru işareti, gençliğinin son demlerini ve orta yaş krizini yaşayanlara ise hoş bir seda bırakacağını, idealist duygularını perçinleyeceğini düşünüyorum. Kıssadan hisse oyunundan çıkan bir teyzenin deyimi ile "bu seyirci tiyatroya aç!". Allah sanata aç bırakmasın. Amin.:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




